Geçen sabah Posta gazetesinin bu filmi dağıttığını görünce, Hunter Patch Adams’ın belki biraz tuhaf, fakat etrafına mütemadiyen neşe ve mutluluk saçan hikâyesinden size de bahsetmek istedim.
Psikolojik sorunları olan Hunter, hastanede geçirdiği süre zarfında uygulanan tedaviye çok az hastanın olumlu cevap verdiğini görünce, kendi isteğiyle yattığı hastaneden ayrılır. Tabii pekçok gözlem ve bir çözüm önerisi ile birlikte…
Ona göre tedavinin başarıya ulaşmasının (hatta çoğu zaman başlamasının) önündeki en büyük engel, doktorlarla hastalar arasındaki iletişimsizlik. Bu iletişimsizliğin sebebini ise, hasta-doktor ilişkisinin belli bir hiyerarşi içinde yürümesi olarak görüyor.
Tıbbiye sıralarında tevarüs edilen ve zaman içinde meslekî bir tavıra dönüşen bu hal, doktorlarla hastalar arasına aşılması güç, kalın ve buzdan bir duvar örülmesine yol açıyor, hasta-doktor ilişkilerinin insanî yönünü ortadan kaldırarak aradaki bağı mekanikleştiriyor.
Yeni bir doktor profili yaratmak için işe taa en başından başlamak gerek diye düşünüyor ve ilerlemiş yaşına aldırmadan tıp fakültesine yazılıyor. İşte o an, birşeyler gerçekten değişmeye başlıyor, en azından Hunter'ın bulunduğu muhitlerde...
İnsanları yaşama bağlamak için hayatın ne kadar değerli olduğunu anlatmak yetmez, hayata değer katanın biraz da onlar (aslında hepimiz) olduğuna samimiyetle inanmak ve inandırmak gerekir.
Öyle sanıyorum ki filmin özü, Patch Adams niyetine benim kurduğum bu cümlede saklı.
